Deneme

Dur Ey Zaman

Kendimle baş başa kaldığım saatlerdeyim. Gecenin bu geç saatlerinde insanlar uyumuş, kuşlar uyumuş, şehir uyumuştur. Öyle ki şehrin dışında bir köy veya kasabadaysanız kâinatın uykusuna tam manasıyla şahit olursunuz. Sadece böceklerin sesi uzaklarda çalan bir şarkının melodileri gibi ahenkle kulaklarınızı okşar. Böyle bir gecede yıldızları izleyerek hayallere dalmak insanın ruhunu yüz yıllık tatlı bir uykuya yatmışçasına dinlendirebilir.

Böyle bir gecede gökyüzünde parlayan yıldızları izledikçe aklım hep uzaklara gider. Gecenin hafif rüzgârla beraber getirdiği sükûnet ve huzur çoğu zaman içimde biriken özlemlerin de etkisiyle bir hüzün sarmalına dönüşür. Bir parfümün notaları gibi sükûnet, huzur, özlem ve hüznün birleşimi zengin bir harman oluşturur, baskın olan nota bu sessiz gecelerde ekseriya hüzündür. Bunu özlem takip eder. Hüzün ve özlem iki kardeş, gecenin ilerleyen saatlerine rağmen kalkmayı bilmeyen misafir gibi yanımdan ayrılmazlar. Gündüz işlerin yoğunluğu, toplum içinde yaşamanın getirdiği sorumluluklar ve günlük hayatın telaşıyla bastırdığımız duygular etrafımıza dolaşırlar. Yıldızlara bakarken içimde beliren uzaklık hissi beni en uzaklardakilere götürür. O anda özlem bir sarmaşık gibi tüm benliğimi sarar. Yıldızlar hep uzaktakileri hatırlatırlar bana. İnsanın zaten en çok özledikleri en uzakta olanlar değil midir? Babamın başımı okşaması, defterime yavaşça eğilip birbirine küsmüş gibi farklı yönlere bakan harfleri okumaya çalışması, kucağına oturtup uzun uzun konuşması… Hepsi bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçerler. Lakin bu film şeridinde çoğu bölümler yılların etkisiyle bozulmuş, silinmiştir. Zaman bu anıları belirsiz bir hayale dönüştürmüştür. Şüphesiz ki en çok özlediklerimiz tıpkı gecenin bu saatlerinde izlemekte olduğum yıldızlar gibi en uzakta olanlardır. En çok özlediklerimiz gökyüzünde art arda kayan yıldızlardır. Bu dünyadan ebediyen ayrılanlardır.

Bir de henüz aynı gök kubbe altında yaşadıklarımız var. Onlar bize yıldızlar kadar uzak olmasalar da yanımızda değillerdir. Bu da hüznün başköşeye kurulmasına yetiyor. Hüzünle beraber umut varken özlem daha çekilir bir hal alıyor. Benim en çok özlediğim anlar, mutluyken hüzünlendiğim anlardır. İnsan bazen çok mutluyken de üzülür. Sevdiğiniz insan yanınızdadır ve zaman size aldırış etmeden akıp gidiyordur. Bahsettiğim bu anlar bana Mefistofeles’in Faust’a söyletmek için çabaladığı şu sözleri anımsatır: ‘’Dur ey zaman, ne güzelsin.’’ Şeytan bu sözleri Faust’a dedirterek Tanrı ile girdiği iddiayı kazanmak için türlü sahneleri, türlü güzellikleri gösteriyordu ve aşkı Faust’un kalbine koyarak amacına ulaşmayı hedefliyordu. Bahsettiğim bu anlar insanın nadiren yaşadığı ancak en çok özlediği anlardır.

Böceklerin söyledikleri şarkıların melodisinin eşliğinde gecenin anlattıklarına kulak vermeye devam ediyorum. Hafif bir rüzgâr tenimi okşuyor. Hüzün yerini sevgiye bırakırken özlem yanı başımda oturmaya devam ediyor. Uzaktakileri özlüyorum. Birlikte güldüklerimi, birlikte ağladıklarımı, en güzel anlarımın başkahramanlarını özlüyorum. ‘’Özlemek, ne derin bir duygu böyle, özlemek ne uzun mesafe.’’ Diyor Cahit Zarifoğlu. Ben o mesafenin gözünü korkuttuğu tembel bir yolcuyum. Önümde uzayıp giden bu yolun yürek yolcusuyum. Kalbim her daim o yolculukta sevdiğine, sevdiklerine doğru koşsa da; bedenim, ayaklarım yerinde saymakta. Ben ‘’özlem’’ denilen yolun korkak yolcusuyum. Ne kalmayı becerebiliyorum ne de yola çıkmaya cesaretim var.

İdris Yılmaz

Keşke Kültür ve Edebiyat dergisinin Ocak 2019 sayısında yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir